ay tutulması

Beni aydınlıktan çıkardılar
Bir enkazdan çıkardılar beni
Geceyi delen küçük bir mumdum ben
Güneş’in gölgesine hapsettiler beni
Beni aydınlıktan çıkardılar
Başkaları için kör ettiler beni
Sönsem ardımda bir duman izi..
Bir ay tutulması .
Taşlar denizinde cilalanmış
Bir ışıkla boğdular beni…
Üstümdeki toz kalkmaz
Işığa aç bir ayna gibi
Karanlığa hapsettiler beni.
Önce öldürdüler
Sonra Güneş’in karnından
Yeniden doğurdular beni.

mavi kuş

Ben suları mavi sanırdım; ırmakları, denizleri , okyanusları .

Ben dünyayı içimde ne varsa o sanırdım.

Avucumda kırılıp dökülmeden önce,

ben suları mavi sanırdım…

Bütün renkleri soyuna bilirsin;

Hatta kokun bile siner kimisine,

Hatta bir geçmiş gibi tutunabilirsin de delicesine ,

Okyanuslar, denizler, ırmaklar hiçbirine sığamaz mavi

taşar tüm sabahları gökyüzüne.

Ben dünyayı içimde ne varsa o sanırdım

Tutup yağmura savurmadan önce …

Bir insanı önce düşleri  kör edermiş ,

Ben  kuşları da mavi sanırdım içimdekini öldürmeden önce.

çamur

kendimi çamurdan yaptım sizin ölü ellerinizle

saf balçıktan, bedenlerinizin çürüdüğü o bataklıktan.

beni bütün yalanlarınızla yıkadınız, bütün sözcüklerinizle

ben de çaldım ruhunuzu sizin dudaklarınızdan.

ben bir yağmurdan arta kaldım, bir kuş uykusundan

bir ağacın dallarına astım sizin geçmişlerinizi.

beni açlıkla sınadınız , sizin korkunç mahrumluğunuzdan

yıldım, ben de çiğ çiğ yedim çürümüş  leşlerinizi.

kendimi unutulmuş bir yarından yaptım

henüz yeryüzüne başkaldırmamış umutlardan

sildim doğan günle tek tek gölgelerinizi

sıyrıldım sizin kör tanrılarınızdan.

kırk camlar gecesi

geçmiş bir kasımdır, mor bulutların peşine kuşların takıldığı

çocuk gövdelerini kuzgunların  deştiği geçmiş bir kasımdır.

ilk taşı, nefreti en çok olan attı; kalbi düştü kırarak camları

bütün yokluğu huzura çeviren odanın boşluğuna.

kırık camlar gecesi, küçük ruhların vebasıdır.

sessizliğin taşır bütün yaralarını paramparça.

Yörünge

bulutlara karışmış nehirlerin  içinden geçiyorum

yitirilmiş yörüngelerde kaybolan zamanın.

rüzgarlardan topluyorum kendimi …

düne karışmış  tarçın kokusuna hapsedilmiş

başak eğmez rüzgarlardan topluyorum kendimi.

kıvamını kaybetmiş bir uslu gölgeye verildi adım

bulutlara akan nehirlerin yatağında kıskıvrak

sıkışıp kalmış bir balık gibi

kendimi o taştan bu taşa vurarak

çiziyorum yeni yörüngemi.

Kralın Kadehi Ay Doluydu

tablet

 

Bütün herkes sarhoşken kralın kadehi  ay doluydu
ama kral karanlık içiyordu, zifiri karanlık içiyordu
Tüm yolları yitirdik işte kendi çevremizde dönüyoruz
Kendine kavisli yörüngeler yüzünden içimize dökülüyoruz.
Altın tozuyla boyanınca yıldızlar kralın kadehi ay doluydu
zırhından kan damlıyordu,  gördüm ateşte eriyen kılıcını
Bütün kinlerimi kustum üstüne,  anlamam artık acısını
Ağı yırtılmış bir örümcek telaşıyla içiyordu şarabını
tüm taclar tahtına zincirliyordu  sahibini , kralın şarabı ay doluydu
oysa o hep karanlık içiyordu, zifiri karanlık içiyordu.

Bir Ağacın Gölgesinde

Bütün mırıldanmaların arasından geçiyor

senin neşeli sesin, bulaşıcı bir hastalık gibi geçiyor

baştan ayağa giyiniyorum kahkahalarını…

Ben çocukluğumu kaybettim küçük bir kedi peşinde

onu vurup kurtuldular  tecrid edilmiş bir şehirde

bütün sesler düşüyor tepetaklak,

bütün gülüşler yer çekiminin etkisinde…

duvarlarında  bir kör alfabesi, kapıları bu yana kilitli

küçük bir şehirde kurşuna dizildi çocukluğum;

yaralanmış dizlerinin üstünde.

oysa bulaşıcı bir hastalık gibiydi gülüşü

bütün mırıldanmaların arasından sızardı.

ben çocukluğumu kaybettim tasmasız bir kedi peşinde…

kanı çamura menderesler çiziyordu öyle oluk oluk ve yorgun

minik elleri okşar gibi bir kediyi , bir hanenin taştan eşiğinde

ben çocukluğumu kaybettim,  çelikle sınadılar onu güpegündüz

bir ağacın dallarına astılar nefesini, buhardan bir kuş gibi

uçtu gitti nefesi bir bulut oldu gökyüzünde.

Kocaman bakıyor, boşluksuz bakıyor gözleri

sesi ağıtların içinden, mırıldanmaların arasından geçiyor

duyulmamış bir isyanı fısıldıyor nefesi .

Ateşin Efendisi

 

yıl kindar bir zamanın

yenisiyle değiştirilmesidir

artarak bir mesihten beri…

kundaklanmış çağlar yanıyor hey, bu bataklık sıtmasıdır;

su ateşte yürür, bir çeliğin gölgesinde.

sözden önce yalnızlık icad edildi bilesin,

bilesin!

ne kadar geçse de eskimiyor bu zaman,

onda her yeni eskinin kırmasıdır…

küf ancak okuduğun yazıda gizli,

hiçbir dua saklı değil yazılı tabletlerde

bir kent şarabı mahzen yüzü görmeden bozuluyorsa

tencereleri kalay tutmuyorsa

eskir,

eskidi her şey bilesin!

ne kadar geçse de eskimiyor zaman…

kulağıma sızıyor tarih; acımasız kanlı zalim.

hanlarında insan sofraları kurulu yolculukların,

fetretin fethe döndüğü an

yıkılıyor surları kentin

pey pey…

bir kapısı çağa açılır da

o çağdan çıkamaz hiçbir kapısı

ortasında dolanır durur

bitmeyen bir ortaçağın …

yalnızlık bizden önce icad edildi.

gizli bir sözleşmedir

aynı sokaktan aynı yüzlerin geçmesi.

kim bilir,  kim tarih düştü

çevrilen her sayfada unutkanlık;

bir saray oğlanını tanır da bir sokak sakinini tanımaz,

ve hatta adını verse bile saçtan bir levhada

prangalısın ey zaman prangalı!

bir sarraftır tanı efendini,

su ateşte yürür.

kılıç erir kurşun olur

bir kent çeliği giyer güpegündüz.

bir tek zırhı kaldı şövalyelerin

müzelerin bekçisiz köşelerinde .

(söz çıplakken bile isyankardır)

çağır gelsin

çözerek taşların sırlarını

karanlığa, gölgeli bir yaz kalsın

her tohum

tandırdan, ocaktan, közden, ateşten

yani dünkünden devşirmedir.

eksiktir her yeni

kesikleri düğümlenmiş bir ip kadar geçmişten

çağır gelsin,

buğday tarlasından kaldırıp başını

elleri değirmen, yüzü bir korkuluğa benzer

yazları kurak geçtiği zaman….

su ateşte yürür

ve o yaşam başladığından beri

korkunç bir efendidir

Hiç gölge yoksa hiç ışık yoktur…