Japon Balığının Ölümü

Güneş kar topluyor.

Sokaklarda kör edici bir ışıltı.

henüz daha çocuklar çıkmamış

Gülüşmeler, haykırmalar savrulmamış.

Koşar adımlarla büyümemiş hiç kimse.

Yollarda dudaklarındaki sıcak nefesi

Eve taşımaya çalışan insanlar.

Kimi bir tütün yangınına sığınmış

Saklıyor kalbindeki ateşi

Kimi silmeye çalışıyor sanki ayak izlerini

öyle naif ve yokmuş gibi basıyor.

Derdin ya hani,

Herkesin kalbinde bir japon balığı yaşar

Bir gün ters döner ve ölür.

Çünkü senin akvaryum dediğin bir yalnızlık gölüdür.

Günler de böyle yitirilir.

Güneş kar topluyor.

Üşüyen ellerini kendi koynunda ısıttı.

Biraz sarhoştu belki de

Dün gece ay ışığı içmişti.

Kimi parıltılar içinde yalnızdı

Kimi karanlıklar içinde.

Kardan adam gibi kıyameti ayakta beklemek

belki de kaderinde bu vardır insanın.

Yavaş yavaş erimek

ve karışmak sulara,

Kara ve kör iki göz bırakarak ardında.

Hani, derdin ya

herkesin kalbinde bir japon balığı yaşar.

Bir gün ters döner ve ölür,

Bir yol bulup akamazsa

İrinden bir göle benzer ömür.

Güneş kar topluyor.

Hiçbir ikilem aklamaz bizi

hiçbir tezat güzelleştiremez.

Korku usta bir işçidir.

İnce ince işler seni demire bile

Yüzünde bir tebessümle

Hani derdin ya

herkesin kalbinde bir japon balığı yaşar

ve intihar düşü kurarken ölür.

Kaplumbağanın Kış Uykusu

Büyük rüzgarların sağır edici bir yanı vardır,

Denizlerin mavi bir karanlığı,

Yağmurlar çürütür bazen filizlendireceklerini.

İnsan düşünür durur yıllarca

Neden kendi kendini zincirleyeceğini.

Dokunup durmak isterken birilerine

zırhtan bir kabuk edineceğini.

Herkes acemi doğmaz hayata

Kimi denizi kabuğundan çıktığında bulur,

kimi sahiptir konacak bir dala, uçacak bir göğe

Hiçbir yere gitmek istemeyenin bir yuvası

Gezip duranların da bir sılası olur.

Bilmiyorum nerden düştük

Ortak soruları olanların

ortak yanıtları olacağı yanılgısına.

Belki bu yüzden

yanıtlamadık hiçbir şeyi

Yıllarca durup da yan yana.

Fazla olanın hep bir eksiği vardır,

Az olanın bitmez bir utancı

Tamamlamadan dururlar birbirlerini

oysa var mıdır geceye karışmamış bir gün

belki bu yüzden uzak, boynu bükük ve küskün

durarak düşürüyorduk gölgelerimizi

diğerinin aydınlığının üstüne.

Titrek kalbimizin yalanlar söylemesine

izin verdik kendi kendine

Öğrendik ve artık biliyoruz

başkasından ayrı düşen

yabancılaşır önce kendine.

Küçük şeyler bozuk paralarla alınmaz

en azından her zaman,

Bütünlemese de olur kendini.

Bazen bir fırtınada

bir gökkuşağıdır fazla olan.

Bazen kendini kendiyle tamamlar

eksik olan.

Yalnızlık öyle adaletlidir.

gitme vakti geldiğinde

bırakır akıntıya kendini

kış uykusuna yatmış kaplumbağalar.

Oysa telaşlıdır sevişmek

Sanki ertesi yokmuş gibi.

Biliyorum, kimi dünleri unutmak

kimi aklında tutmak ister.

Bütün fırtınaların sağır edici bir yanı vardır.

Kırk Dokuz Elli

“Özgür”e

Ne zaman düşürdün kim bilir soru işaretlerini

Şüphelerini, endişelerini.

O kara yüzden, belki de bu yüzden

eksik olmadı o gülüş.

Harami kapılarına dayandın

Dedin ki kırk dokuz elli işte geldi deli

Korktular mı bilmem senden

Ama kıskanmışlardır yaşam sevincini

İnadını , direncini.

Düştüğün yerden kalkmasını bildin,

Sırtında taşıdın hep evini,

geçtiğin yerleri “yol” belledin,

belki de bekledin kimbilir birilerini.

Yetimlerin kedi olduğu

Bir miskinler evi gibi için.

Duvarlarında geceleri içtiğin yıldızlar

Dudakları annesinin memelerinden hiç ayrılmamış

Kaç çocukla büyüyorsun kim bilir?

Sürgünden döndüğünde tanımasa da seni

Bütün çiçeklere saksı ediyorsun evini.

Bundandır koynundaki toprak kokusu

Yağmur çağıltısı, bahar çağrısı.

Bütün günler eşit değil

Kimi yaşanmamış bile sayılır.

Ama işte geldi

Kırk dokuz- elli

Yeniden doğ ama yine sen ol.

Afilli, neşeli, deli….

Sis Çanları

Yağmur erken yağdı

ve söküldü duvarlardan astığımız afişler.

Sessiz sokaklardan döndük geri

tren raylarından

ve kaçarak ışıklardan.

Polis sirenleri, sis çanları

Bilmem, belki de bizi arıyorlardı.

Birbirimizi bir sokak ayrımında bıraktık,

her biri ayrı bir hayata çıkıyordu.

Yağmur erken yağdı,

Belki göremedin

Buğulanan gözlüklerinden ağladığımı

Sis çanları arasından seni çağırdığımı.

Korkak bir çocuk girmişti aramıza

Yüzüne kaç kez tükürdüm aynalarda.

Uyur gibi öldürdü beni.

Yağmur erken yağdı,

Kana bulanmış gibi akıyordu

duvardaki yazılar.

Harfler birbirine karışıyordu,

yaşasın istiyorduk çoğu kez

neyi istediysek kahroluyordu.

Herkes en yakınındakine sığınıyordu.

kalbim bütün evren için atarken

ruhum kan kaybediyordu.

Bir tren bizi umursamadan geçiyordu

Sis çanlarının içinden

Bizi kimse duymuyordu.

Duymuyordun…

KAÇAK AYNA

Dedim ki Yusuf’a

çöller aydınlık ve soğuk yerler

Gece yıldız düşerken kuyuna

Bunu unutma…

İnsan her parıltıya aldanmamalı,

Her ışığı karanlıktan kutsal saymamalı.

Belki de bu yüzden

Kaçmakla kurutulmadı, kurtuldu kaçmaktan.

Düzgün bir çizgide yürümez zaman

Aşk da öyle hayat da

Paslanır, kıvrımlanır, düşer gerisin geriye

uyanmaz bazen de o karanlık dehlizde

Unutulayım ister hatırlanayım diye.

Ey insan, unut sevdiklerinin yüzünü

Unut içinde biriken hüznünü

yeniden yeniden affedebileyim diye.

Yaşamı bir rüyada arıtayım diye.

Sonra durdu…

Aynalardan geçer mi bu uyku

Hatırlar mı ağulu dudaklardaki zehri?

Biliyorum hafızası yoktur aynaların,

Bir hoş geldin ile karşılar terk edişleri.

Eğildi başı,

Yeni öldürülmüş kır çiçekleri gibi,

Kızardı yüzü

Kanlı gömleklere sarılmış gibi ,

Saklanamaz dedi içinden

Bu gün ortasında kırmızıya dönen.

Vazgeçerek de savaşılır

amma illa ki önce kendinden…

Korktu

Kuyusundan hiç çıkmadı belki de bu yüzden .

Yekpare Kırılganlık

Bir insanı bir arada tutan nedir

Muğlak bir çocukluğu dışında?

Kuru bir tohumu yeşerten

Deneten bir daha bir daha

Bir insanı bir arada tutan nedir?

Hatalarını kucaklamak dışında.

Çabuk unutur insan

ilk sözü anımsamaz mesela,

yaşadığı ilk şeyi.

Bilmez ne kırıp dağıttı yekpareliğini …

Bilmez neyi atıp kurtulacağını

Neyi tamir edeceğini.

Bir insanı bir arada tutan nedir?

Ah, kendini dünyanın mührü sananlar!

Belalarını bir çöle salanlar,

Nasıl da akıyor içinize sahranın kumu

Nasıl da kuruyor içinizdeki yaşam suyu.

Oysa diyorum ki bir anlamı olmalı

Bir orman yangınında

Dalında susup bekleyen kuşun bile.

Ağında çırpınıp duran balığın bile.

Ah, kendini kendine müjdeleyenler

Yapboz kutusunda kaderini bekleyenler

Böyle dümdüz kim kesti sizi

Oysa bilmez misiniz?

Yaraları içe kanamayanlar

Tamamlayamaz kendini.

Bir insanı bir arada tutan nedir?

Göğsünde kanla dolan kalbini susturması mıdır ?

Yoksa dudaklarına öğretmesi midir yalanı?

Ah, başkalaşarak heykel kesilenler!

yerden alamayanlar kırılıp düşen parçasını.

Oysa yaşamak demek tenin sıcaklığı

Etin kemikte titreyen oynaklığı.

Bir insanı bir arada tutan nedir?

Ölü Kuklalar

De ki “Ben sur üflendiğinde dirilenlerden değilim. “

bir yılanın dudaklarına bırakırım zehiri, bir akrebin kuyruğuna

kanla yıkanmadım, sonradan yaratılmadım …

De ki ” Ben günahları örtülecek olanlardan değilim.”

Çocukluktan başka mezarı, unutulmaktan başka taşı

olmayanların kavmindenim.

Ateşin isi sayılırım, tufanın çamuru, toprağın kıracı …

ne arta kalansa o benim.

Neyden arta kaldıysam o benim.

Ah, sular kıvrıldı, güneş bulut yaptı gökyüzüne

Bir barikatın ardında tanıdım onu

Omzu omzuma değdiğinde.

Ben dedi iflah olacaklardan değilim,

İçimdeki ateşi salacağım sokaklara

benim cennetim cehennemden doğacak

bu yangın yerinde bizim kalbimiz soğumayacak.

Sonra kuşlara su verdi, karıncaları taşıdı yuvasına

Yürüdü, karışıp gitti akşam kızıllığına.

Yağmur yağdı, ıhlamur kokusu giyindi.

Belki körler de gördü bu çıplak gerçeği

Sonra susup dinlediler seslerin silinmesini.

Bütün mesele masallara döndürmemek misalleri

Yırtık kozasını unutmamak anlatırken kelebeği

Toprağı kanatarak çıkan filizin

yerin altındaki bekleyişini.

De ki “Ben inkar edenlerden değilim.”

Biliyorum başkasının diliyle ateş yalayan

kuklaların dirilmeyeceğini.

Yaraları kanıyordu.

Öyle büyüdü ki gözleri

Sanki bütün dünyaya son kez bakıyordu.

Ah, ben sur üflendiğinde dirilenlerden değilim

Ben başkasında dirilirim.

Kanı ellerimde kuruyordu, soluyordu…

Bütün ıhlamur kokularını içine çeker gibi soluyordu.

Rüzgar esti, ince bir kağıt gibi alıp götürdü onu,

yalnız ve isli bir göğe kanat çırpıyordu .

Üşümüş ellerini tuttum

Üşümüş ellerini tuttum ama kanı bana akmıyordu.

Deniz Şarkısı

ALABOS

İnsanın kanı da köpüklenir

Atar kendini kıyılara, taşlara vura vura

Bir uzak buluta benzer elleri,

Pür telaş bir yelkene

uzanıp da erişemez gibi…

İnsanın da kanı köpüklenir,

kırılır dalgası beyazlanır.

Alaboslar içinde ağlaşır.

AVARA

Durgun suda ay çırpınır, Güneş yüzgeç takar

Mavi elbiseler giyer aynalanır su.

Ah ne düşler kurar olsa insan avara

Çıpasız tekmil teslim anafora.

Durgun suda yel yıkanır, sükut olur

Felenksiz suya iner yıldızlar.

Hani tutsa elinden, su bir sarmaşık olur

dolana dolana çıkar göğe,

gök bir deniz

deniz bir gök olur.

Ne güzel düşler kurar olsa insan avara,

Kimi kendine hediye kimi başkasına…

FIRDÖNDÜ

Yavaş yavaş düğümlenir ne dönerse geri

İnsanın anılarından örülüdür cehennemi.

Ateşten korur seni basit bir fırdöndü.

PUPA

Şeytan çarmıhlarından

atarım gövdemi bu ceviz kabuğuna.

Örselenmiş ve törpülenmiş düşler yatağına.

Ben bir sevişirken böyle salınırım

Bir de zamanı silerken saatlerden.

Herkese yetecek umut var ama

mutluluk var mı herkes için ?

Derler ki denizin yoktur çıkmaz sokağı

Pupa yelken, yırta yırta suları

Lavanta bahçelerinden geçerim

İmsak vakti yorgun bir gecenin .

Hiç gölge yoksa hiç ışık yoktur…