Etiket arşivi: Adem’in Günahları

Gölgedeki

Bütün her şey

bir karanlıktan doğdu diyorlar

ışık da,

Bütün çöller bir denizden,

bütün bataklıklar

bir billur nehirden doğdu.

Adem’i bilmem ama

tanıdığım bütün erkekler

Bir kadından doğdu.

Annemin saçlarında gece

ağardı gün oldu.

Karımın gözlerinde deniz

göverdi bulut oldu.

Kızımın gülüşünde güneş

kırıldı gökkuşağı oldu.

Bütün her şey

bir karanlıktan doğdu diyorlar

renkler de.

Birbirine sarıla sarıla gölgeler

Büyük bir karanlık oldular.

Her şey karanlıktan doğdu diyorlar

Özgürlük de.

Ezber

Beni bir ezberle çağırıyorlar.

Güleç bir çocuktum oysa.

kırılmış oyuncaklarımı onarmaz

anı diye biriktirmezdim.

Beni bir ezberle çağırıyorlar.

Boşluğa bakıp ağlamaz,

Körebede yakalanmazdım.

Böyle kaçarak yaşadım.

Şehirlere, eşyalara, insanlara

bağlanmadım hiç.

Uykusuzluk çekmedim.

Kendimi vicdanımda tartmadım

Başkası ne dere takılmadım hiç.

Beni bir ezberle çağırıyorlar.

İş olsun diye çağırıyorlar.

Gelmiyorum işte.

Sırrına Kadem

En son kuşları yol ediyoruz;

güneş inceliyor ve gölgelerimiz

daha uzakta karışıyor birbirine.

Oysa ikimiz birden yan yana

adımlıyoruz yer yüzünün sonunu .

sırra kadem basacak birazdan

kuma çizdiğin güneş

alıp götürecek yaşadıklarının çoğunu

gök kara deniz kara yer kara

karanlıklar içinde kalacak aklın da.

En son kuşları yol ediyoruz,

kanatlanmışlar kuytusunda mevsimin

başka bir yaza doğru

biz kolayca sıyrılamıyoruz

yerin ve zamanın kölesiyiz.

bir cümbüşten arta kaldık

eğledik kendimizi.

Şimdi güneşle

yumup gözlerimizi

yitip gitme vakti .

Sıkışık Pencere

Sözcükler sıçrayabiliyor mu bir sayfadan diğerine,
Bütün şiirler o zaman özgür olur.
Bak mesela, sana gökyüzü sunan bir pencere
ne dar gelir saksılara müebbet bir çiçeğe …
ne karanlık bir hücrededir oysa
Cebinde yağmurdan arta kalan
ve tekrarlanıp durulan
İki dize;
İçinde
Rüzgara emanet bir bahar taşımayan.

Sözcükler sıçrayabiliyor mu bir kitaptan diğerine
Tanışıp konuşabiliyor,
Öpüşüp çoğalabiliyorlar mı?
Yoksa öyle yan yana,
Aynı rafta,
Bir cümlenin ucundan tutmadan
Suskun,
yapayalnız mı ölüyorlar?

Sözcükler sıçrayabiliyor mu bir insandan diğerine
Merhabaydı, günaydındı yavaş yavaş
Alaca karanlığa çıkan yıldızlar gibi
Bir el uzatımı yakın oluyorlar mı birbirine?
Yoksa belli belirsiz uzaklaşan,
Kendinden başkasını duymayan
bir gölgenin içinde
yitirip duruyorlar mı anlamlarını?

Sözcükler çevirip
Bu sıkışık pencerenin önünden geçenleri,
Ödünç verebiliyorlar mı kafiyelerini.
Bir filiz gibi, bir tohum gibi…

ALESTA

*Alesta: Denizcilikte hazır olmak anlamında kullanılır.

İnsan sessizce sıyrılmak ister kendisinden
ve bazen çok sıkıcıdır aynı içle konuşmak
Öyle kimselerin ayak basmadığı yollarda dolaşmak.
Aştan da uzaklaşır, ki bu büyük hazinedir
Bütün aptallıklarını soyar bırakır
Çırılçıplak fısıldar rüzgara ” Alesta”.

Kuşları özgür sayan bir budala olmak ister insan,
bütün mavilikleri çocuksu bir düş cenneti
Oysa tutsa eksiltir öyle kaba öyle kirli elleri.
Farz etmekten de uzaklaşmak, öylece rastgele
Tartmadan, ölçmeden, biçmeden seyretmek
Gelip gidenleri ve selam vermek denize göğe
Hazır olmak bu değil midir her şeye?

İnsan yüzü koyun uzanıp yeryüzüne
Ne güzel dönüyorsun ey güzel başım demeli.
Bile bile göğün büyümemiş çocuklar için
sallanıp duran bir beşik olduğunu.
ne şüphenin gölgesi ne bilmenin acısı…
Arınmış, damıtılmış bir nefes alıp
Unutmalı neymiş var olmanın, doğmuş olmanın sancısı.

Alesta.
Yarın yasın olacak belki senden habersiz
Ve mürekkebi bitmiş bir argonat gibi
kayığın ahşap gövdesinden atlamak isteyeceksin denize
ya da gün doğumunda hasat edilecek bir başak gibi
kaldıramadan yerden başını biçip dövecekler seni.
Alesta, dönüşmek için başkasına
kendini de bırakmalı insan bu evrenin kucağına.

Gölge Gününün Azabı

Büyük bir geceye doğuyor ay
dövüşür gibi karanlıklar içinde
kocaman sözcükler dökülüyor ağzından
her biri kızgın bir kırbaç niyetinde
hani kış vardı ve saklanacaktı leylaklar
toprak denilen mezarlarına,
hani karın beyaz örtüsü altında
çekilecekti uzun ve derin uykular.

Bir Süryani şarabı kıvamında
gölge gününün azabı,
ve kısas gerektirir her kadeh,
diyemem sana
“bilmiyorlar, onları affet”
diyemem, çünkü merhamet
zalimin yanında kılar beni;
görüp dururum aylı gecelerde
ölü çocuk yüzlerini.

Büyük bir geceye doğuyor ay
Dövüşür gibi karanlıklar içinde.
Kuru dallar kanlı bir sunak,
Isırıyor kavından insanlar
Cehennem dişlerinin arasında.
Isırıyor cehennemi nimet sayarak.
Ben bekleyemem
o büyük kıyamın gelmesini
Çünkü sabır
çürüyüp durmakta,
çürüyüp durmakta ölü çocuk bedenleri.

Büyük bir geceye doğuyor ay
Kirpiklerde ölümcül bir deniz
yer çekimine yenilip düşüyor
bir fırtınadan arta kaldı evimiz
yeşerdi bir zeytinin kuru dalından
Göverdi bir kuşun kanadından.
Hani boğulup gitmişti köpüklü sularda
içlerinde bataklık gizleyenler.
Yine aynı zamana geldi
İnsanın başa alınan saati
yine soy verdi sop verdi
Sıcak kanı bir çocuğun kalbinden içenler.

Büyük bir geceye doğuyor ay
geliyor gölge gününün azabı
ve insan,
doğuracak bir hançerle
o kocaman
geceden
güneşli bir sabahı.

Seyr-i Alem

Cennetin ışığı
cehennemin ateşinden sevgilim
gözü kamaşır insanın.
ve ayaklarına uzanan gölgeden
seçersin kaderin yolunu
daha çok insana benzemek için
daha çok yara ile
bezemek ruhunu.
karanlıklar içinde bir seyr-i alem
mülhem, müphem, mahrem…

öpüşürken bir kan pıhtısıdır kalbim
kirli bir şarap kırmızısı.
Dövüşürken ateşle dövülmüş bir çelik…
-ki bazen dövüşür gibi sevişir insanoğlu-
öyle bir savaştan arta kaldı
göğüne yıldızlar sığdırdığım gecedeki bu çentik.

insanların alınları kırılgandır,
dudakları titrek,
insanların gözleri korkaktır,
ne zor iki kirpik kavuşmadan bakmak
alnı kırışmadan karşılamak hayatı.
ne zor susmak içine akarak.
şimdi sırt sırta oturmuşuz
suç ortağına şahitlik etmeden
seyr-i alem ediyoruz seyr-i sefer edenleri
mesut bir ödleklik bizimkisi.

cennetin ışığı
cehennemin ateşinden sevgilim.
bir dağ çırılçıplak yıkanır her sabah
bir çiçek bir tufana uyanır.
hangisi daha çok korkar
hangisi daha cesur kim bilir?
diyorum ya bazen, kuşların gagaları
benim ellerimden maharetlidir.
onlar bahar getirir bahar götürür.

gülerken bir kan pıhtısıdır kalbim
güne can veren bir şafak kırmızısı…
hüzünlenirken solup giden bir umut.
-ki bazen hüznüne de güler insanoğlu-
döşümde giderek büyüyen bu delilik
anlatır boşlukta kaybolduğumu.

yeşermek

zaman büyük telaşları taşlaştırıyor;
yazıcılar, kutlu kabahatler kitabına
bir soluk kondurmuşlar, dur hele,
çek içine bu engerek zehrini
kıvrılsın sesini verdiğin nehir mendereslerle
tedirginlik kötürüm etse de seni
yeni şeyler yeşertir bil ki her çürüme …

deltalarda ayrışır bir bir biriktirdiklerin
ıslak bir gökyüzüdür deniz, biraz da tuzlu
kuyruklu bir kurbağa yapar seni korku
kuyruklu bir yıldız gibi bölemezsen geceyi…

zaman büyük günahları aklaştırıyor,
kim ki hatırlıyor,
bağışlamayı esirgiyor kendinden,
olgun incirlere dönen beyaz bir süt
taşıyor dalında
bu yüzden unutma.
unutma.