Etiket arşivi: Adem’in Günahları

Düşkünlerin Cenneti

Ben senin gölgeni içmeye geldim.
ateşinden fırlamış bir köz gibi geldim.
and olsun ki silindi gözümden düşkünlerin cenneti;
eşiğini geçememiş bir söz gibi geldim.

yarına bir şey kalmasın heybenden,
de ki son gün bugün mahşerden önce.
sıyrıl sana esir edilmiş olan sözcüklerden
ben susmaya geldim bu gece.

bu dokunuş bir cehennem yalazı,
ben senin rahminde kışı geçiren bir kırlangıç.
kırılıp yitiyor gecenin ayazı
ben senin gövdende yeşeren bir başlangıç .

ben senin gövdenden içmeye geldim
yolunu kaybetmiş bir nehir gibi;
içine dola dola geldim.
and olsun ki silindi gözümden düşkünlerin  cenneti.
sur ile açılacak kapıdan
cehenneme girmeye geldim.

 

Titreyen Gece

                                                Furuğ FERRUHZAD‘ a

Görüyor musun gece nasıl titriyor?
ışıktan bir kundağa sarılmış bebeğin iç geçirmeleri
hiç dinmiyor.
Ardından bir nar gibi yarılıp serpiliyor göğe,
içinde ne kadar yıldız sakladıysa
içinden hangi düşleri sayıkladıysa.

Dinliyor musun titreyen kandilleri ?
bir çocuğun kalbi gibi,
eğiliyor rüzgarla ama sönmüyor.
dinle,  umur bizi nasırlaştırmaz.
kalbi kanayanların yaslarını dinle,
esip duran karanlığın dineceği sabahı bekle.

bir sabah,
çıplak ağaçları okşar sıcak bir el.
düğün taçları gibi
yeşil yapraklar takar başlarına bir yel.
bir sabah, avuçlarından ışık serpersin yeryüzüne
arkası bilinmeyen küçük pencerenden.

bak,
dudaklarından sözcükler dökülüyor
yıldız tozları, çiçek polenleri, ateş böcekleri
bak, bizim gibi yeniden  uyanıyor, doğuyor
titreyen gecenin örttükleri.

cemreler düşüyor
görüyor musun?
ellerin benim bedenime düşüyor.

Yıkık

sözcüklerim paslı , çünkü ben bunları bir çarmıhtan söktüm
annesinin kucağında soğuyan bir bedenden.
kan sızıyordu yaralarından, soluk bir karanfil gibi
ve dedi ki annesi
“bir karanlıkta yaşar kardeşinden nefret eden ”

sözcüklerim kör,  çünkü Yusuf çıkamadı o kuyudan
ağladı  kardeşlerinin günahları için
ve içtik biz de kana kana o kuyunun suyundan .

sözcüklerim korkak; çünkü ben de sığındım denizin ortasına.
sustum dilimi bağlayarak
bekledim fırtınanın dinmesini,  göğün maviye ermesini.
döndüm sonra bir fırtınadan arta kalarak
ve ne yazık
artık kentler de düşler de yıkık….

En Uzun Gece

biz uyuyalım sevgilim; toprak üstümüze
usulca örtülsün,  biz uyuyalım iki tohum gibi sevgilim.
haşmetiyle kapıyı çalıyor kış,
tamamlanıyor sonun başlangıç olduğu akış.
ve en uzun gece çalıyor kapımızı,
biz uyuyalım sevgilim; toprak üstümüze
usulca örtülsün, sonsuza dek aydınlık kalmaz bu yıldızlı gece.

biz uyuyalım sevgilim; bir ağacın köklerine
aksın can suyumuz.
ve serpilsin dallarında bir meyve olarak soyumuz.
biz uyuyalım; bu en uzun gece.
bekleyelim tohumlar boy versin göğe,
bekleyelim geçip gitsin bu kış.
gök bize aydınlık sunar gene
ve gelir umut ettiğimiz o barış.

biz uyuyalım sevgilim; dayayıp sırtımızı toprağa.
ve bakıp bu yıldızlı geceye
en güzel düşlerle uyuyalım.
ne varsa geçmişte kalan bırakalım çürümeye,
sevişirken çatlamış iki tohum olalım.
karlar erir, soğuk geçer ve biter bu kış ,
bekle bütün baharlarda yeniden doğalım.

Sonsuz Öpüş

ne zaman utansan yüzünün kanı çekiliyor;
yağmur bir ağacın dallarından yere düşürüyor seni.
Zaman seni birden bire eksiltiyor,
sen usul usul tamamlıyorsun kendini.

derler ki ay bütün ağaçların adlarını bilir ,
çıplak dalların, yeşillenmiş hallerini
tüm çiçeklerin kokusunu, yemişlerin tatlarını bilir .
bilir toprağın ölüleri nasıl dirilttiğini.

yeni doğmuş bir bebek gibi pembe tenin
saçlarında kuyruklu yıldızlar, kayıp gidiyor
ne zaman yağmur yağsa yoluma düşüyor yüzün
bulutların arasından sesin kanıyor .

beni bir kez ay öptü, çürüdü dudaklarım
kollarımdan sıyrılıp gitti dağın ardına
tenimde yanıklar bir hilal gibi kıvrım
gözlerimde boş, ışıksız bir yansıma ….

Ocağa köz diye koydular seni
bir ibrişimle bağladılar evlerin damına
düştüler hüznüne, kanıp yarımlığına
bir kuş kafesine koydular seni …

ne zaman baksam, içime gece iniyor
yıldızlar kayıyor yolundan, çöllere düşüyor .
karataşlarla örüyorlar şehirlerin etrafını
sular da surlar da yükseliyor.

beni bir kez ay öptü, uçurumun kenarından
bir rüzgara salar gibi öptü,
dilimi törpüler gibi öptü,
ateşte döver gibi öptü.

Hubal *

“tahta atları ve tahta kılıçları
ve elleriyle yonttukları putlarıyla
hala çocuk bu dünya. ”

sizin tanrınız Ankara garında öldü
istasyonda bir duvar dibinde
kimsesiz bir güvercinle öldü .
ben seyrettim,
utançla seyrettim, hep seyrettim .
dağıldı vahdet-i vücudunuz
sizin tanrınız paramparça.
Ankara garında, bir güvercin öldü
ben seyrettim,
utançla seyrettim, hep seyrettim …
ekimin onunda,
gözlerini  verdi biri , diğeri kollarını ,
kimi bacaklarını, kimi damarlarındaki bütün kanı
kimi son nefesini
bir güvercin öldü Ankara garında
ve kanatlanmadı bir daha.
kör oldu, çolak oldu, sağır oldu, topal oldu
ve eti kaskatı ve kalbi taş
Ankara garında bir güvercin öldü
sizin tanrınız bir puta döndü .
kibriyle girdi kabrine, ve üstelik siyahtı kefeni .

ben seyrettim,  utançla seyrettim, hep seyrettim.

*Hubal, Arapların baş tanrısıydı. Ay tanrısıdır. Savaşçı kişiliğiyle de bilinir. Kırmızı akik taşından yapılma insan suretli bir puttu. Hubal’in putu, Amr ibn Luhayy tarafından Arabistan’a getirilirken sağ kolu kırılmıştır, Kureyşliler bu kırık kolun yerine ona altın bir kol yaptılar. Araplar ne zaman önemli bir olay olsa Hubal’in önüne gelir, Hubal’in fal oklarını çekerlerdi. Bu fal oklarına göre işlerini hallederlerdi. Hz. Muhammed’in babası, Hz. Muhammed’in dedesi Abdülmuttalip tarafından Hubal’e kurban edilmekten 200 deve karşılığında kurtulduğu söylenir.

olağanlaşma

herkes içindeki hayvanı doğursun…..

cami avlusunda ıslak bir köpek irkiliyor

birbirine sığınmış kalabalık

çürümeye başlamış bir bedeni yol ediyor.

aklımızda hep aynı anılar kaldı

çok mu sık anlattık birbirimize?

onlar da unutulur tek başına mırıldanmazsan.

işlemeli giysisiyle bir imam günahlardan

ve azaptan bahsediyor;

düpedüz yalan söylüyor rahmet sözcüğüyle.

kimse içindeki bataklığı kurutamaz

lanetlenmiş bir sövgüyle.

ah tabutun içinde bir beden çürüyor.

kimisi yüzünü görseydik diyor;

oysa bütün ölülerin yüzleri geçmişi örtüyor.

aklında bir o ….

morarmış ve kıpırtısız.

mezarlar niye var?

ve mermerin soğukluğuna neden terk edilir

toprağın sımsıcak kucağı?

mezarlar niye var?

kimsenin aklında yaşayamayacakken

adını neden kazırlar bir taşa?

bedeni sağa yatırılmış, başı güneye bakıyor

biri Yasin okuyor, biri toprak atıyor

oysa bir bulut gibi geçti

ve güneşte artık gölgesi yürümüyor.

biri talkın getiriyor;

tekrarlayıp duruyor adını

o çoktan unuttu , biz de unutacağız…

sahi, aklımızda da bir mezar var mı ?

herkes üst üste mi gömülüyor….

çürüyen et kefene yapıştı

yağmur derine sızdı …

irkilemeden upuzun yatıyor….

yedisi, kırkı, yıl dönümü derken

her şey geride kalıyor….

olağanlaşma

denize attığın taş çakıla

çakıl kuma…..

dönüyor, dönüyor….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Deimos (korku)

Benim aklım benim kırbacımdır,
dedim ki ona, neden bu zulmün
yolunu kaybetmiş, sığınmış başka gölgelere
ve içimde kimsenin sökemediği bir hüzün
ve susmuş, mahcup olmuş kendi kaderine
otursam.
taş altına sinmiş bir yılan gibi ,
boş bir mezarı doyuran can gibi
otursam.

benim aklım benim kırbacımdır.
dedim ki ona, bırak ; korkularım, öfkelerim
yenik düştüğüm ne varsa
yoksa da yalansa da
incindiği yerde kopup bir boşluğa yuvarlansa
kendi cinnetinde, öldürse kendini
unutsam
bir rüyadan arta kalan gibi,
bir rüzgara fısıldanan gibi
unutsam.

dedi ki
dilim seni yaralıyorsa,
diz çöktürüyorsa omuzlarına bıraktıklarım;
hatırla, Yunus da
sözünü bırakıp arkasında
bir denizin tuzunda öldürmüştü yarasını.
sanmıştı ve aldanmıştı.
içindeki lallik onu zehirlemeden
döndü kendi karasına.
öğrendi kendini de devşirmeyi ,
aklın kırbacı altında korkularını yenmeyi.
dedi ki,
benim şefkatli bir elim
prangasız bir zamanım, karartısız bir ışığım yok,
hatırla Yunus’u
kendinden korktu en çok
yabancıyı iteler gibi kovdu onu evinden

ah , o yabancı hep daha güçlü döndü bu sürgünden