Etiket arşivi: Edebiyat ve sanat

Zarifname

Alnı hala sıcak?
gün vurmuştur yüzüne
bir aşk öylece
birdenbire ölmez ki…

Yahut bütün dertlerinden uzakta
çıplak ayakları toprakta,
bir ağaç gibi
durmaz olduğu yerde.
Sallanıp rüzgarın çağrısıyla.

Zarif bir sözcüktür ayrılık
kopmadan önce
eğilir iyice.

Alnı hala sıcak!
dudaklarım konmuştur yüzüne,
bir ateş öyle
birdenbire sönmez ki…

Yahut alıp başını gitmiştir
parmaklarında bir fa minör ezgisi,
şenlik çalgıcılarının arasında
yılgın bir bedeni
diriltmektedir nefesi.

Zarif bir sözcüktür ayrılık
söylenmez fısıldanır.

Cehennem Adağı

ay ıslak bedenini kaldırdı.
size uykular bıraktım
eksik kalmasın düşleriniz.

tütsülenmiş sulardan geçtim.
bedenim alaca karanlıktı,
tükürüğüm kezzaba dönmemişti henüz
dudaklarım öpüşlerden arta kalmış gibi ılıktı
size güzel pencereler bıraktım
ufuk çizgisinde genişleyen
açık kalsın perdeleriniz.

ay ıslak bedenini kaldırdı.
istiridye kabuklarını kırıyordu dalgalar
ve bunu keyifle, şarkı söyleyerek yapıyordu
kırıldığı yerden
bembeyaz kanıyordu.
gidiyordum işte ve incitmiyordum suyu.
size aynalar bıraktım
bir de nergisler.
bir de kibrit kutusuna sığmayan kibrinizi.

yeryüzü eğiyor ufku da…
çelik parlaklığında sulardan geçtim.
henüz kaskatı kesilmemişti ellerim,
yırtık gökten bir yıldız alıp erittim,
ellerimin ayasında
bir çocuk gibi gülüyordu.
kıpır kıpır gülüyordu,
gidiyorum işte
deniz fenerleri kayboldu.
size şüpheler bıraktım
bir bir gideriniz.

ay ıslak bedenini kaldırdı,
sisler dağıldı.
kuşlar bulutlardan su içiyordu.
deniz siyahtan laciverde dönüyordu,
hile ve aldanış
nasıl da bizi mutlu ediyordu?
gidiyorum işte, labirentlerde siz kaybolunuz.
gidiyorum dümdüz bir yolda.
size bir fotoğraf bıraktım,
onu asınız efendim cehennem adağına.

Firar

bıkkın bir trenin rayından çıkışı
belki de bir kazadır size göre
bir nehrin yatağından kalkışı
o da doğal afet.
bulutların geometriyi reddedişi
kabahat başıbozuk rüzgarda.
ne çok olağan’ınız var
365 günün 4 saatini
yuvarlayıp duran takvimler gibi…

günün yirmi dört saati
ne isterse ayağına gelen kedi
bir sabah bıraktı bizi.
kuyruğunu sallaya sallaya
çıkıp gitti firari.
bir trenin rayından çıkışı
bir nehrin yatağından kalkışı
bir bulutun yamuğa aşkı gibi.
tırmık izlerini bıraktı geride
fotoğraflarını, mama kabını bir de.
nankörlük etmeden hayatına
gelmiyor özgürlük.

Düşüş

“… uyku bir düşüş, uyanıklık bir çömelmeydi.
Düşüş, Albert Camus”

kara
kızıl
ak
bütün denizlere inat
büyüyordu sahra
kirpiklerinden kumlar saçarak .

ırak
kısa
uzun
bütün yolculuklar unutulur,
aslı bir düşüşle başlar
hemen kıyısında bir umudun.

oysa Nil de her nehir gibi
saçlarını örgü yaparak
uzuyordu Afrika kıyılarında.
sonra ince belinden
bir yılan gibi kırdılar onu.
Mavi Nil’i Beyaz’ından ayırdılar.
bir antilopun ağzına sığdı suyu.

küçük
büyük
ufak
her taş bir gün dağ olacağını
sanarak
yaşar bu dünyada
ve hepsi umudunu anlatarak ufalanır.

güneş göz kapaklarından aralanarak
izler düşüşünü insanın.
düşünür ki
olsun onun da yeryüzünde bir gölgesi
karanlık bir halifesi .
bir yanardağ ağzından
püskürtülmüş kızgın bir lava benzer
insan.

soğuk
sıcak
ılık
bütün mevsimler gelir geçer.
birbirine benzeyerek yol alır
aydınlıkla karanlık.

insan soğuyan kayadan yontar kendini
bırakıp gittikleri
yitirdikleri.

başı
sonu
ortası
herkes farklı biridir
günün birinde.
bilir ki bir düşüş başlatır her şeyi
yıkılmasını bekler diğer ağaçların
bir filiz gibi.

Ergime

“katı olan her şey buharlaşıyor”  marx.

Güneş gölgeleri bir fil dişi yumuşaklığında yontuyor
sırtına mor bulutları çekmiş yaşlı bir gökyüzü…
Eriyip gitmekte zaman;
ağulu dişleri çekilmiş bir yılan gibi
taşların altında saklanıyor.
Pasaportunda gülen bir fotoğrafla
gümrükten geçiyor;
geçmişi dün bile olmamış bir çocuk,
yanık hanelerin közünden çalınmış
onun yüzündeki küçük solgun ışık
ve gölgeyi andıran,
memeleri kurşun yarası, sütü kan
bir annenin ellerinden tutuyor.

Güneş gölgeleri bir fil dişi yumuşaklığında yontuyor
mor şarabın sarhoşluğunda saklanıyor
başı dönmüş, yüzü solgun güneş .
senin umutlu şarkıların vardı sahi,
dağ yollarında kuşların cıvıltısından çalınmıştı.
bir de dudak görmemiş suların çağlamasından .
sözcükler de eskimese hani
anlatabilsem barikatlardaki uykusuzluğun
öpüşmelerden farksız olduğunu .
geçmiş bir kuş kanadında göçüyor
ve belki uğramaz bir daha
bu sineklerin cenneti olmuş bataklığa
sığınıp kalır bir ağaç kovuğuna.

Güneş bir fil dişi yumuşaklığında batıyor
büyük ve uzun gölgeler ediniyor yaralar.
Dün, tomurcuğu rüzgara yenilmiş bir bahar gibi
birbirini kucaklamış bir diken bahçesine dönüyor.
kerpiç evlerinden uzatıp başlarını
dantelli kıyılarını insan kemiğiyle örmüş Ege’ye
soğuk sularda acılarını dindiriyor insanlar.
Her biri kucakladıysa her neyi
upuzun bir tahta gibi bir adada kıyıya vuruyor.

“adalılar”
ayakları suya değmeden türkü söylüyor,
ve soğuk çelikten elleriyle
çocuklarının başlarını okşuyor.
hani sözcükler eskimese
söylesem ne büyük bir yalan
düşlerinden arta kalan…

Demir Kelebek

korkuyor musun ?
meyveler ağulaştı, güller harlara bıraktı yerini;
bulutlar ağır, rüzgar nazlı ve yavaş yavaş
kanatır bu mevsim yaralı geçmişini.
Korkuyor musun ?

unuttukların senden çalınmış,
hatırladıkların
bir öykü kıvamında uydurma,
susup yeniden de yazıyorsun besbelli
irinsiz kabuk bağlamaz bir yara
genzini tıkayacak bir çürümeyle
bırak,  gömdüklerin mezarında rahat
unuttukların azaltsa da üzmez seni, bırak
korkuyor musun ?

sesine hırlama yapışmış bir kuduz köpek
gibi dinlemekten kendini;
korkuyor musun?
kozasına sıkışmış bir demir kelebek
gibi baş aşağı bir boşlukta
yitirmekten kendini .

kollarını bir değirmene kanat edememiş
ve iki taş arasında kendini öğütmüş ,
buğday tarlalarında
gülünecek bir korkuluk olmaktan
korkuyor musun ?
ben de senden korkuyorum.
çık içimden . çık…