Etiket arşivi: Meczubya

Şeyh Mağlup Divanı

Düşmüşler İçin

Bize sabah getiren gece bir yerde tökezleyip düşmüştür.

Herkes kuyudan çıkarken bize kısa bir ip düşmüştür.

Başaklar eğilmiş, mumlar erimiş, ermiş her şey kemale

Bizim derdimize çare bir acemi tabip düşmüştür.

Sandık devri devran döner, gelir bahar yine yeniden

Bize sonbahar ile kış ayrılmaz bir tertip düşmüştür.

Derler ki yazılan gelir başa, kaderdir itirazsız yaşa

Elaleme usta hattat, bize titrek bir katip düşmüştür.

Boş ver , aldırma bu hayat uyanacağın bir düştür

Açgözlüye göz yummak bize vacip düşmüştür.

Kalk, diren dedik; yenilir belki bu sefer felek

Düzen böyleymiş, doğan rahimde mağlup düşmüştür.

Başa Sarmak

Bir âma şapkasını düşürdü

istemedi görmeyi yine ama …

Parıltılı şafakların içinde kan saklıydı .

toprağın içinde kıpırdanıyordu tohumlar

suyun telaşlı ellerini bekliyorlardı.

su ay ışığında yıkanmıştı ışıldıyordu.

sen upuzun uzanmıştın yatağında

gövden bazen menderesler çiziyordu.

nasıl söylesem dünya her gün başa sarıyordu .

böyle kör bir vakitte anlatmak her şeyi

boşlukları sözcüklerin arasına serpiştirmek

suretini bilmediğimiz gölgelerle dövüşmek

yenilip tekrar ayağa kalkmak ve tekrar yenilmek.

Bir âma şapkasını düşürdü.

Utanıp kimse almadı yerden.

oysa kör olmak lazım dindirmek için

içinde dudaklarını kanatan küfürleri.

bir yağmur bir çamuru da giyinir bazen

bir ölü büsbütün kanar, çünkü cinayet

bitmemiştir henüz ve cellat sözcüklerin arasındaki

kof boşlukları doldurur.

Çünkü sevgilim söylemek yetmez

pıhtılaşana kadar beklemek gerekir.

Oysa sabır işi değildir yeni bir gök kurmak

bir vapur iskelesindeki telaşa karışmak

ve akmak kalabalıklar arasında.

ben düşürdüm hayallerimi hangi yolda kim bilir

oysa cebimden hiç çıkarmıyordum.

kuşlar da böyle ölüyorlar diyorum içimden

kafesin içinde birdenbire.

Bir âma şapkasını düşürdü

gördüm ama vermedim geri

Kör kütük sarhoş olup sıralamak bahaneleri,

görmezden gelmek istedim olup bitmeyenleri

vermedim işte geri.

O da almazdı zaten, hele aynalardan bu kadar ırakken…

şimdi karanlığı ören bir kafesteyim

ayırdında değilim renklerin ve gölgelerin.

köşe başlarında kendimi dileniyorum

kuşlar uçmayı unuttu diyorum,

düşüp duruyorlar avuçlarıma …

Bir âma şapkasını düşürdü

gözlerine inanamadı ama.

bütün yolları ezbere biliyordu

ne tomurcuklanan çiçeklere baktı

ne kanayan yaralara

yürüdü kafesine..

Simurg Gülüşü

Ey ateş,
saklanamazsın kıskıvrak bir gölgede
dedi içinden ve kanatlandı.
rüzgar kesmiş bir buluta hevesle
çocukların çığlıkları arasında
kalan bir uçurtma gibi havalandı.
Ey ateş,
soğutmaz denizler yanık tenleri,
inkar edilmiş kelimeleri…
evet duaları bir şiire dönüştürmek mümkün
belki çocuk dilinde,
tekrar tekrar mırıldanmak
yahut tutmak cebinde, ezberinde .
Fakat hayırlıdır yine de Simurg gülüşü
seni mahşerde diriltecek olan
ve hiç duyulmayan bir duadan.
Ey ateş ,
efkarı dünde kalanın mümkün mü
kafes ile imtihanı,
Bu yüzden kuşların kafesindeki neşesi.
göğümü daraltan bu sabrı
söküp attım içimden.
ben felaketlerden öğrendim kıyameti
bedenimi nasıl kavuruyor bilsen
alınmamış öçlerin zehri.
Ey ateş,
sığınaklarına alışmamalı insan,
kaçmak öldürmektir özgürlüğünü.
öğrenmedik mi barikatlar kurmayı
satırları çizili kitaplardan
öğrenmedik mi yeniden dirilen o simurg gülüşü
bir bayrak gibi yüzümüzde taşımayı .
Ey ateş,
ey kıvılcımdan doğma cehennem
unuttuklarımı bağışladım
ama unuttum da bağışlamayı.

Küskünler Çağı

De ki: O içinde devler taşıyordu.
Usturuplu bir ustura nasıl körelir
Gün ışığı nasıl kana bulanır biliyordu.
De ki: Meşakkatsiz sabır beklemektir
İflah olmaz feleğe aldanan.
Onu kırık bir dal gibi taşıyordu
iki kesik el,
Öpüp annesinin başına koyduğu,
Ah, de ki ölüşlerin acısı
seyrede seyrede seyrelmiyordu.

De ki: bugün geldim dün yoktum
Susarak akıyordu insanlar sokaklarda,
Kaç nota düşürdüm bilmiyorum
Yahut da çaldılar cebimden.
Ama duymadım ben korkunun bağırdığını
Sakin bir efendidir o ve kırbacı
Havada şaklayarak hizaya sokar kölesini.
Ama dün geldim ben bilmiyordum,
küsüp dolanıyordum
ablukasında tereddütlerimin.
De ki: Yunus için kimsesizler mezarlığıdır
Bir balığın karnında kaldığı derya;
onu kırık bir dal gibi taşıyorlardı
Nil girdabına düşmüş dönüp duran bir
dal gibi taşıyorlardı.

güveler yiyordu geçmişi
belki bu yüzden gözleri kördü,
yorgun bir ışıkta tüm ayrıntılar siliniyordu.
toprak karanfil kokuyordu,
rüzgar toprağı soluyordu.
ışıktan bir hançer boğazlıyordu
sokak başlarını.
De ki : göğsüm bir kuş göğsü
ve boşluğa kanatlanıyor yaralarım
kelimeler bu kadar hafif olmasa
onu bir barikat arkasından sana atarım.
De ki :Kaç putu un etti bilsen
benim gitar tellerine
yuva kuran ince parmaklarım…

unutma, dün yoktum bugün geldim
dirildim öyle geldim
yine geldim ben.

Endişe

Bak bu aklındaki küçük yalanlar denizidir,
Mutlulukla söylenmiştir daha çok ;
mavi atlası, pürüzsüz bir endişenin
ince bir yürek işçiliğidir.

bu aklındaki küçük yalanlar denizidir;
suyunun aynasında eğip büker,
başka birine çevirir  kendine düşen yüzü.
bırakılıp gidilmiş sûretler;
beğenilmemiş, yağmurla lekelenmiş yüzler
birbirini kıran deniz kabukları gibidir.
hepsinin sedefinde bir şark çıbanı gizlidir.

bu aklındaki küçük yalanlar denizidir;
yıldızlı gecelerden karanlık içer,
susayıp durmaktadır, çünkü endişe
yeni yalanlara tutunarak dolaşmak ister.
kaç kez geldim
kaç kez bıraktım avuç içlerimdeki teri,
ah bu deniz geceyi içer gibi içti beni.

Bu aklındaki küçük yalanlar denizidir,
beyaz bulutlar, beyaz kanatlar, beyaz yelkenler
ve beyaz yalanlar altında gizlenir.

Eğik Zaman

Kendini neşreyler, bahara erişen çiçek
Kendine gül edinir, cemreye kavuşan diken
Ah, kendine kanamaz akıp giden su.
Nasıl da ateş yiyicidir, dalında yediveren
nasıl da semah eder günebakanlar
Ah, kendini anlatamaz girdabında su.
Böyle büke büke eğik bir zamana dönüyor hayat
Sonra pay ediliyor yeryüzünün bütün çocuklarına.
Sözüm yalnız yüzlerin aynası olsa kırılsa, ufalansa
Bir kuş sürüsünün gagasında kanatlanıp havalansa
Ah, belki bir duaya denktir bu.
Eğik zaman,
Döndürüp durur seni geriye
Nefesin soğuyup boşluğa düştüğünde
Ve nerden okursan aynıdır Sus da Ses de.

Zarifname

Alnı hala sıcak?
gün vurmuştur yüzüne
bir aşk öylece
birdenbire ölmez ki…

Yahut bütün dertlerinden uzakta
çıplak ayakları toprakta,
bir ağaç gibi
durmaz olduğu yerde.
Sallanıp rüzgarın çağrısıyla.

Zarif bir sözcüktür ayrılık
kopmadan önce
eğilir iyice.

Alnı hala sıcak!
dudaklarım konmuştur yüzüne,
bir ateş öyle
birdenbire sönmez ki…

Yahut alıp başını gitmiştir
parmaklarında bir fa minör ezgisi,
şenlik çalgıcılarının arasında
yılgın bir bedeni
diriltmektedir nefesi.

Zarif bir sözcüktür ayrılık
söylenmez fısıldanır.