Mayıs çağrısı

Haydi binin,

ne de olsa bir uçuruma süreceğim

ben bu bisikleti.

işlerken bileylenmiş bir bıçaktır

ve tütsü kokar zaman.

Ateşe atılmış bir geçmişin

tükenip duran ışığında.

Haydi binin,

ne de olsa uçuruma süreceğim

ben bu bisikleti.

Kuşanmak zorunda değiliz artık

bir zırh gibi, bu kokuşmuş eti.

Mayıs geliyor ve düşen

kendini filizler topraktan.

Haydi binin,

bu müzikli atlıkarıncadan

alacakaranlığa çıkacağız.

karanlık nasıl erir biliyorum gölgemden

ve gerekirse tüm incinmişleri

onun karanlığına gömeceğim,

ağlakları, kırılganları, küskünleri .

Haydi binin,

Çünkü bu rüzgar

Sırt çantasıdır geleceğin.

Deniz Çayırı

Saatler baş ucumda, zaman yalınayak

biliyorum, bıraktığım yerde durmayacak

Dallarında nisan bekleyen çiçekler gibi

bir deniz çayırına düşüp yuvarlanacak.

Sonra bir kuş bozacak sessizliği

Eritip sabah güneşinde ağzındaki demir dili .

Kaç öpüşte keşfeder insan diğerinin ne dediğini ?

Güller açar, saklar dalındaki dikenleri

Su aynalanır, kırılır durur rüzgarda

Beni bir oyuncak tamircisine verdiler

Onarılmaz yaralarımı görmezden geldiler.

Öyle sustular ki beni de lal ettiler.

Biliyorum, bir o duymayacak

Çakıl taşlarının dalgaya bıraktığı sızlanmayı

Saatler baş ucumda, zaman yalın ayak

Gelmek ister misin diye sormadan

Geçip gidiyor penceremin camından .

Bu mavi deniz çayırında çiçeklensem

Başıma iki bulut, aklıma bitmez bir umut

Koysa yedi yaşında bir çocuk, öylece sussam.

Saatler baş ucumda, ayaklarımda sonsuzluk.

Gölgedeki

Bütün her şey

bir karanlıktan doğdu diyorlar

ışık da,

Bütün çöller bir denizden,

bütün bataklıklar

bir billur nehirden doğdu.

Adem’i bilmem ama

tanıdığım bütün erkekler

Bir kadından doğdu.

Annemin saçlarında gece

ağardı gün oldu.

Karımın gözlerinde deniz

göverdi bulut oldu.

Kızımın gülüşünde güneş

kırıldı gökkuşağı oldu.

Bütün her şey

bir karanlıktan doğdu diyorlar

renkler de.

Birbirine sarıla sarıla gölgeler

Büyük bir karanlık oldular.

Her şey karanlıktan doğdu diyorlar

Özgürlük de.

Başa Sarmak

Bir âma şapkasını düşürdü

istemedi görmeyi yine ama …

Parıltılı şafakların içinde kan saklıydı .

toprağın içinde kıpırdanıyordu tohumlar

suyun telaşlı ellerini bekliyorlardı.

su ay ışığında yıkanmıştı ışıldıyordu.

sen upuzun uzanmıştın yatağında

gövden bazen menderesler çiziyordu.

nasıl söylesem dünya her gün başa sarıyordu .

böyle kör bir vakitte anlatmak her şeyi

boşlukları sözcüklerin arasına serpiştirmek

suretini bilmediğimiz gölgelerle dövüşmek

yenilip tekrar ayağa kalkmak ve tekrar yenilmek.

Bir âma şapkasını düşürdü.

Utanıp kimse almadı yerden.

oysa kör olmak lazım dindirmek için

içinde dudaklarını kanatan küfürleri.

bir yağmur bir çamuru da giyinir bazen

bir ölü büsbütün kanar, çünkü cinayet

bitmemiştir henüz ve cellat sözcüklerin arasındaki

kof boşlukları doldurur.

Çünkü sevgilim söylemek yetmez

pıhtılaşana kadar beklemek gerekir.

Oysa sabır işi değildir yeni bir gök kurmak

bir vapur iskelesindeki telaşa karışmak

ve akmak kalabalıklar arasında.

ben düşürdüm hayallerimi hangi yolda kim bilir

oysa cebimden hiç çıkarmıyordum.

kuşlar da böyle ölüyorlar diyorum içimden

kafesin içinde birdenbire.

Bir âma şapkasını düşürdü

gördüm ama vermedim geri

Kör kütük sarhoş olup sıralamak bahaneleri,

görmezden gelmek istedim olup bitmeyenleri

vermedim işte geri.

O da almazdı zaten, hele aynalardan bu kadar ırakken…

şimdi karanlığı ören bir kafesteyim

ayırdında değilim renklerin ve gölgelerin.

köşe başlarında kendimi dileniyorum

kuşlar uçmayı unuttu diyorum,

düşüp duruyorlar avuçlarıma …

Bir âma şapkasını düşürdü

gözlerine inanamadı ama.

bütün yolları ezbere biliyordu

ne tomurcuklanan çiçeklere baktı

ne kanayan yaralara

yürüdü kafesine..

Prolaktin

İnsan kendi yarasından doğar,

Işıkla sıvanmış kanlı bir rahimden.

Hep tek bir çocuk doğurur, yalnızız işte bu yüzden .

Korkarak, biraz da utanarak bakar

başkalarının çokluğuna

bilmezliğe verir kimi kez, kimi kez çocukluğa

oturup acılarını paylaşır

onların umurunda olmasa da.

Ben zamanın bir yerinde bekliyorum seni

anın geçmişi öptüğü bir belirsizlikte.

Belki diyorum yeniden doğarım,

kendime yeni bir yara açarım .

Böyle böyle öğütüyorum zamanı

Yıldızlar bir bir sönüp düşüyorlar

onlarla dağlıyorum yaralarımı .

İnsan, kendi cehenneminin köpeğidir

Ateş dillidir yaralar sözcükleri .

Putları kırılan Nemrud’un İbrahim’i

attığı yerde zincirlenmiş duruyorum.

Biliyor musun yüzün yeryüzüne benziyor

Bir tohuma hemen can verecek gibi

Baharlar, kışlar, yazlar hepsi iç içe

Hepsi dağınık saçların gibi bir yerde.

Seni hep böyle hatırlıyorum.

Ya da kendimi böyle uyutuyorum geçmişin beşiğinde.

Sabahları ışık sızana kadar kör bir karanlıkta saklıyorum

Gündüz hem beni hem düşleri yaralar.

İnsan, araftadır ve nihayet

Başı sonu bir .. bir noktadır.

Dünde geçmişi, geçmişte bugünü, bugünde dünü arar.

Vazgeçemediklerinin çöplüğünde aç bir martıdır

Havalanır, daireler çizer ve aynı yere döner.

Beni kolsuz bir yel değirmeni yapsalar

Bekleyip dursam nefesini,

Ertesi ve daha ertesi.

Ayrışma

Böyledir işte aralık ortasında lodos

Ağacın kabuğunu , insanın kemiğini ısıtır

aldanıp da çiçek açanlar için ; yanılgıdır.

Bütün yanılgılar gibi çok geç anlaşılır.

Yanık bir çiçekle başlar ayrışmalar ,

İnsan yanlış sevdaları yüzünden budanır.

Sesi evlerden taşar, kapılardan, pencerelerden

soğuk , kara bir taş gibi tükürür kalbini;

Kolsuz kapsiz bir gövdeyle öylece kalır.

Böyledir işte aralık ortasında lodos

Çok erken gelip beklemekten sıkılmış

bir mevsim gibi gelip geçer .

Dalgalardan korkan küçük bir kayığın

mendireklerin, dalyanların arkasında

uzun uzun bakması gibi denize …

bir çocuğun kendi yerine korkularını büyütmesi gibi

gelip geçer zaman.

İnsan hayallerinin hapishanesidir,

Aklından hiç çıkmaz hayalleri .

Böyledir işte aralık ortasında lodos

Bütün yanılgılar gibi çok geç anlaşılır.

Ezber

Beni bir ezberle çağırıyorlar.

Güleç bir çocuktum oysa.

kırılmış oyuncaklarımı onarmaz

anı diye biriktirmezdim.

Beni bir ezberle çağırıyorlar.

Boşluğa bakıp ağlamaz,

Körebede yakalanmazdım.

Böyle kaçarak yaşadım.

Şehirlere, eşyalara, insanlara

bağlanmadım hiç.

Uykusuzluk çekmedim.

Kendimi vicdanımda tartmadım

Başkası ne dere takılmadım hiç.

Beni bir ezberle çağırıyorlar.

İş olsun diye çağırıyorlar.

Gelmiyorum işte.

taşa dÖNÜŞEN

Kırlangıçlar son şarkılarını söylüyor.

Ağıt da sayabilirsin geçip gidene,

Onarılacak şeyi kalmayanların vedası …

Ve dahası

İyi bir sığınaktır yalnızlık

Kendi içindeki göğü görene.

Oysa birlikte çıkacaktık bütün yolculuklara

yüzümüzde deniz ışıltıları,

üstümüzde uzak diyarların yıldızları.

Kokusu sinemize sinecekti hezarenlerin

Yılan, çıyan, akrep bizden uzak olacaktı.

Ne bileyim diriliyor işte

Gecede, gündüzde, gökte, gözkapaklarında insanın .

Belki bir yanılgıdır, tümüyle öyledir kimi zaman

Belki tek bir andır çoğalttığım;

Göğüs kafesimdeki kuşa bir gök bulsam

diye çırpındığım.

Kırlangıçlar son şarkılarını söylüyor.

Yağmur içinden geçiyor kanatları.

İmrensem diyorum durup dururken .

Gri bir bulut giriyor aramıza

Ne güneş var ne ay ışığı

Acaba ben mi karanlığım diyorum

kışa uzamış geceler gibi.

Aynalara bakıyorum,

Keşke diyorum tüm yaraları yüzünde olsa insanın

Hatırlaması ne kolay olur.

Oysa taşlaşıyor zaman

un ufak olmak için taşlaşıyor .

Ezberinde insanın büyük denizlerin kıyısından

O çakıl taşı kalıyor.

Sırrına Kadem

En son kuşları yol ediyoruz;

güneş inceliyor ve gölgelerimiz

daha uzakta karışıyor birbirine.

Oysa ikimiz birden yan yana

adımlıyoruz yer yüzünün sonunu .

sırra kadem basacak birazdan

kuma çizdiğin güneş

alıp götürecek yaşadıklarının çoğunu

gök kara deniz kara yer kara

karanlıklar içinde kalacak aklın da.

En son kuşları yol ediyoruz,

kanatlanmışlar kuytusunda mevsimin

başka bir yaza doğru

biz kolayca sıyrılamıyoruz

yerin ve zamanın kölesiyiz.

bir cümbüşten arta kaldık

eğledik kendimizi.

Şimdi güneşle

yumup gözlerimizi

yitip gitme vakti .

Hiç gölge yoksa hiç ışık yoktur…