KAÇAK AYNA

Dedim ki Yusuf’a

çöller aydınlık ve soğuk yerler

Gece yıldız düşerken kuyuna

Bunu unutma…

İnsan her parıltıya aldanmamalı,

Her ışığı karanlıktan kutsal saymamalı.

Belki de bu yüzden

Kaçmakla kurutulmadı, kurtuldu kaçmaktan.

Düzgün bir çizgide yürümez zaman

Aşk da öyle hayat da

Paslanır, kıvrımlanır, düşer gerisin geriye

uyanmaz bazen de o karanlık dehlizde

Unutulayım ister hatırlanayım diye.

Ey insan, unut sevdiklerinin yüzünü

Unut içinde biriken hüznünü

yeniden yeniden affedebileyim diye.

Yaşamı bir rüyada arıtayım diye.

Sonra durdu…

Aynalardan geçer mi bu uyku

Hatırlar mı ağulu dudaklardaki zehri?

Biliyorum hafızası yoktur aynaların,

Bir hoş geldin ile karşılar terk edişleri.

Eğildi başı,

Yeni öldürülmüş kır çiçekleri gibi,

Kızardı yüzü

Kanlı gömleklere sarılmış gibi ,

Saklanamaz dedi içinden

Bu gün ortasında kırmızıya dönen.

Vazgeçerek de savaşılır

amma illa ki önce kendinden…

Korktu

Kuyusundan hiç çıkmadı belki de bu yüzden .

Yekpare Kırılganlık

Bir insanı bir arada tutan nedir

Muğlak bir çocukluğu dışında?

Kuru bir tohumu yeşerten

Deneten bir daha bir daha

Bir insanı bir arada tutan nedir?

Hatalarını kucaklamak dışında.

Çabuk unutur insan

ilk sözü anımsamaz mesela,

yaşadığı ilk şeyi.

Bilmez ne kırıp dağıttı yekpareliğini …

Bilmez neyi atıp kurtulacağını

Neyi tamir edeceğini.

Bir insanı bir arada tutan nedir?

Ah, kendini dünyanın mührü sananlar!

Belalarını bir çöle salanlar,

Nasıl da akıyor içinize sahranın kumu

Nasıl da kuruyor içinizdeki yaşam suyu.

Oysa diyorum ki bir anlamı olmalı

Bir orman yangınında

Dalında susup bekleyen kuşun bile.

Ağında çırpınıp duran balığın bile.

Ah, kendini kendine müjdeleyenler

Yapboz kutusunda kaderini bekleyenler

Böyle dümdüz kim kesti sizi

Oysa bilmez misiniz?

Yaraları içe kanamayanlar

Tamamlayamaz kendini.

Bir insanı bir arada tutan nedir?

Göğsünde kanla dolan kalbini susturması mıdır ?

Yoksa dudaklarına öğretmesi midir yalanı?

Ah, başkalaşarak heykel kesilenler!

yerden alamayanlar kırılıp düşen parçasını.

Oysa yaşamak demek tenin sıcaklığı

Etin kemikte titreyen oynaklığı.

Bir insanı bir arada tutan nedir?

Ölü Kuklalar

De ki “Ben sur üflendiğinde dirilenlerden değilim. “

bir yılanın dudaklarına bırakırım zehiri, bir akrebin kuyruğuna

kanla yıkanmadım, sonradan yaratılmadım …

De ki ” Ben günahları örtülecek olanlardan değilim.”

Çocukluktan başka mezarı, unutulmaktan başka taşı

olmayanların kavmindenim.

Ateşin isi sayılırım, tufanın çamuru, toprağın kıracı …

ne arta kalansa o benim.

Neyden arta kaldıysam o benim.

Ah, sular kıvrıldı, güneş bulut yaptı gökyüzüne

Bir barikatın ardında tanıdım onu

Omzu omzuma değdiğinde.

Ben dedi iflah olacaklardan değilim,

İçimdeki ateşi salacağım sokaklara

benim cennetim cehennemden doğacak

bu yangın yerinde bizim kalbimiz soğumayacak.

Sonra kuşlara su verdi, karıncaları taşıdı yuvasına

Yürüdü, karışıp gitti akşam kızıllığına.

Yağmur yağdı, ıhlamur kokusu giyindi.

Belki körler de gördü bu çıplak gerçeği

Sonra susup dinlediler seslerin silinmesini.

Bütün mesele masallara döndürmemek misalleri

Yırtık kozasını unutmamak anlatırken kelebeği

Toprağı kanatarak çıkan filizin

yerin altındaki bekleyişini.

De ki “Ben inkar edenlerden değilim.”

Biliyorum başkasının diliyle ateş yalayan

kuklaların dirilmeyeceğini.

Yaraları kanıyordu.

Öyle büyüdü ki gözleri

Sanki bütün dünyaya son kez bakıyordu.

Ah, ben sur üflendiğinde dirilenlerden değilim

Ben başkasında dirilirim.

Kanı ellerimde kuruyordu, soluyordu…

Bütün ıhlamur kokularını içine çeker gibi soluyordu.

Rüzgar esti, ince bir kağıt gibi alıp götürdü onu,

yalnız ve isli bir göğe kanat çırpıyordu .

Üşümüş ellerini tuttum

Üşümüş ellerini tuttum ama kanı bana akmıyordu.

Deniz Şarkısı

ALABOS

İnsanın kanı da köpüklenir

Atar kendini kıyılara, taşlara vura vura

Bir uzak buluta benzer elleri,

Pür telaş bir yelkene

uzanıp da erişemez gibi…

İnsanın da kanı köpüklenir,

kırılır dalgası beyazlanır.

Alaboslar içinde ağlaşır.

AVARA

Durgun suda ay çırpınır, Güneş yüzgeç takar

Mavi elbiseler giyer aynalanır su.

Ah ne düşler kurar olsa insan avara

Çıpasız tekmil teslim anafora.

Durgun suda yel yıkanır, sükut olur

Felenksiz suya iner yıldızlar.

Hani tutsa elinden, su bir sarmaşık olur

dolana dolana çıkar göğe,

gök bir deniz

deniz bir gök olur.

Ne güzel düşler kurar olsa insan avara,

Kimi kendine hediye kimi başkasına…

FIRDÖNDÜ

Yavaş yavaş düğümlenir ne dönerse geri

İnsanın anılarından örülüdür cehennemi.

Ateşten korur seni basit bir fırdöndü.

PUPA

Şeytan çarmıhlarından

atarım gövdemi bu ceviz kabuğuna.

Örselenmiş ve törpülenmiş düşler yatağına.

Ben bir sevişirken böyle salınırım

Bir de zamanı silerken saatlerden.

Herkese yetecek umut var ama

mutluluk var mı herkes için ?

Derler ki denizin yoktur çıkmaz sokağı

Pupa yelken, yırta yırta suları

Lavanta bahçelerinden geçerim

İmsak vakti yorgun bir gecenin .

Mayıs çağrısı

Haydi binin,

ne de olsa bir uçuruma süreceğim

ben bu bisikleti.

işlerken bileylenmiş bir bıçaktır

ve tütsü kokar zaman.

Ateşe atılmış bir geçmişin

tükenip duran ışığında.

Haydi binin,

ne de olsa uçuruma süreceğim

ben bu bisikleti.

Kuşanmak zorunda değiliz artık

bir zırh gibi, bu kokuşmuş eti.

Mayıs geliyor ve düşen

kendini filizler topraktan.

Haydi binin,

bu müzikli atlıkarıncadan

alacakaranlığa çıkacağız.

karanlık nasıl erir biliyorum gölgemden

ve gerekirse tüm incinmişleri

onun karanlığına gömeceğim,

ağlakları, kırılganları, küskünleri .

Haydi binin,

Çünkü bu rüzgar

Sırt çantasıdır geleceğin.

Deniz Çayırı

Saatler baş ucumda, zaman yalınayak

biliyorum, bıraktığım yerde durmayacak

Dallarında nisan bekleyen çiçekler gibi

bir deniz çayırına düşüp yuvarlanacak.

Sonra bir kuş bozacak sessizliği

Eritip sabah güneşinde ağzındaki demir dili .

Kaç öpüşte keşfeder insan diğerinin ne dediğini ?

Güller açar, saklar dalındaki dikenleri

Su aynalanır, kırılır durur rüzgarda

Beni bir oyuncak tamircisine verdiler

Onarılmaz yaralarımı görmezden geldiler.

Öyle sustular ki beni de lal ettiler.

Biliyorum, bir o duymayacak

Çakıl taşlarının dalgaya bıraktığı sızlanmayı

Saatler baş ucumda, zaman yalın ayak

Gelmek ister misin diye sormadan

Geçip gidiyor penceremin camından .

Bu mavi deniz çayırında çiçeklensem

Başıma iki bulut, aklıma bitmez bir umut

Koysa yedi yaşında bir çocuk, öylece sussam.

Saatler baş ucumda, ayaklarımda sonsuzluk.

Gölgedeki

Bütün her şey

bir karanlıktan doğdu diyorlar

ışık da,

Bütün çöller bir denizden,

bütün bataklıklar

bir billur nehirden doğdu.

Adem’i bilmem ama

tanıdığım bütün erkekler

Bir kadından doğdu.

Annemin saçlarında gece

ağardı gün oldu.

Karımın gözlerinde deniz

göverdi bulut oldu.

Kızımın gülüşünde güneş

kırıldı gökkuşağı oldu.

Bütün her şey

bir karanlıktan doğdu diyorlar

renkler de.

Birbirine sarıla sarıla gölgeler

Büyük bir karanlık oldular.

Her şey karanlıktan doğdu diyorlar

Özgürlük de.

Başa Sarmak

Bir âma şapkasını düşürdü

istemedi görmeyi yine ama …

Parıltılı şafakların içinde kan saklıydı .

toprağın içinde kıpırdanıyordu tohumlar

suyun telaşlı ellerini bekliyorlardı.

su ay ışığında yıkanmıştı ışıldıyordu.

sen upuzun uzanmıştın yatağında

gövden bazen menderesler çiziyordu.

nasıl söylesem dünya her gün başa sarıyordu .

böyle kör bir vakitte anlatmak her şeyi

boşlukları sözcüklerin arasına serpiştirmek

suretini bilmediğimiz gölgelerle dövüşmek

yenilip tekrar ayağa kalkmak ve tekrar yenilmek.

Bir âma şapkasını düşürdü.

Utanıp kimse almadı yerden.

oysa kör olmak lazım dindirmek için

içinde dudaklarını kanatan küfürleri.

bir yağmur bir çamuru da giyinir bazen

bir ölü büsbütün kanar, çünkü cinayet

bitmemiştir henüz ve cellat sözcüklerin arasındaki

kof boşlukları doldurur.

Çünkü sevgilim söylemek yetmez

pıhtılaşana kadar beklemek gerekir.

Oysa sabır işi değildir yeni bir gök kurmak

bir vapur iskelesindeki telaşa karışmak

ve akmak kalabalıklar arasında.

ben düşürdüm hayallerimi hangi yolda kim bilir

oysa cebimden hiç çıkarmıyordum.

kuşlar da böyle ölüyorlar diyorum içimden

kafesin içinde birdenbire.

Bir âma şapkasını düşürdü

gördüm ama vermedim geri

Kör kütük sarhoş olup sıralamak bahaneleri,

görmezden gelmek istedim olup bitmeyenleri

vermedim işte geri.

O da almazdı zaten, hele aynalardan bu kadar ırakken…

şimdi karanlığı ören bir kafesteyim

ayırdında değilim renklerin ve gölgelerin.

köşe başlarında kendimi dileniyorum

kuşlar uçmayı unuttu diyorum,

düşüp duruyorlar avuçlarıma …

Bir âma şapkasını düşürdü

gözlerine inanamadı ama.

bütün yolları ezbere biliyordu

ne tomurcuklanan çiçeklere baktı

ne kanayan yaralara

yürüdü kafesine..

Prolaktin

İnsan kendi yarasından doğar,

Işıkla sıvanmış kanlı bir rahimden.

Hep tek bir çocuk doğurur, yalnızız işte bu yüzden .

Korkarak, biraz da utanarak bakar

başkalarının çokluğuna

bilmezliğe verir kimi kez, kimi kez çocukluğa

oturup acılarını paylaşır

onların umurunda olmasa da.

Ben zamanın bir yerinde bekliyorum seni

anın geçmişi öptüğü bir belirsizlikte.

Belki diyorum yeniden doğarım,

kendime yeni bir yara açarım .

Böyle böyle öğütüyorum zamanı

Yıldızlar bir bir sönüp düşüyorlar

onlarla dağlıyorum yaralarımı .

İnsan, kendi cehenneminin köpeğidir

Ateş dillidir yaralar sözcükleri .

Putları kırılan Nemrud’un İbrahim’i

attığı yerde zincirlenmiş duruyorum.

Biliyor musun yüzün yeryüzüne benziyor

Bir tohuma hemen can verecek gibi

Baharlar, kışlar, yazlar hepsi iç içe

Hepsi dağınık saçların gibi bir yerde.

Seni hep böyle hatırlıyorum.

Ya da kendimi böyle uyutuyorum geçmişin beşiğinde.

Sabahları ışık sızana kadar kör bir karanlıkta saklıyorum

Gündüz hem beni hem düşleri yaralar.

İnsan, araftadır ve nihayet

Başı sonu bir .. bir noktadır.

Dünde geçmişi, geçmişte bugünü, bugünde dünü arar.

Vazgeçemediklerinin çöplüğünde aç bir martıdır

Havalanır, daireler çizer ve aynı yere döner.

Beni kolsuz bir yel değirmeni yapsalar

Bekleyip dursam nefesini,

Ertesi ve daha ertesi.

Hiç gölge yoksa hiç ışık yoktur…