taşa dÖNÜŞEN

Kırlangıçlar son şarkılarını söylüyor.

Ağıt da sayabilirsin geçip gidene,

Onarılacak şeyi kalmayanların vedası …

Ve dahası

İyi bir sığınaktır yalnızlık

Kendi içindeki göğü görene.

Oysa birlikte çıkacaktık bütün yolculuklara

yüzümüzde deniz ışıltıları,

üstümüzde uzak diyarların yıldızları.

Kokusu sinemize sinecekti hezarenlerin

Yılan, çıyan, akrep bizden uzak olacaktı.

Ne bileyim diriliyor işte

Gecede, gündüzde, gökte, gözkapaklarında insanın .

Belki bir yanılgıdır, tümüyle öyledir kimi zaman

Belki tek bir andır çoğalttığım;

Göğüs kafesimdeki kuşa bir gök bulsam

diye çırpındığım.

Kırlangıçlar son şarkılarını söylüyor.

Yağmur içinden geçiyor kanatları.

İmrensem diyorum durup dururken .

Gri bir bulut giriyor aramıza

Ne güneş var ne ay ışığı

Acaba ben mi karanlığım diyorum

kışa uzamış geceler gibi.

Aynalara bakıyorum,

Keşke diyorum tüm yaraları yüzünde olsa insanın

Hatırlaması ne kolay olur.

Oysa taşlaşıyor zaman

un ufak olmak için taşlaşıyor .

Ezberinde insanın büyük denizlerin kıyısından

O çakıl taşı kalıyor.

Sırrına Kadem

En son kuşları yol ediyoruz;

güneş inceliyor ve gölgelerimiz

daha uzakta karışıyor birbirine.

Oysa ikimiz birden yan yana

adımlıyoruz yer yüzünün sonunu .

sırra kadem basacak birazdan

kuma çizdiğin güneş

alıp götürecek yaşadıklarının çoğunu

gök kara deniz kara yer kara

karanlıklar içinde kalacak aklın da.

En son kuşları yol ediyoruz,

kanatlanmışlar kuytusunda mevsimin

başka bir yaza doğru

biz kolayca sıyrılamıyoruz

yerin ve zamanın kölesiyiz.

bir cümbüşten arta kaldık

eğledik kendimizi.

Şimdi güneşle

yumup gözlerimizi

yitip gitme vakti .

Uzak

Nihayet bitti.

Bütün ağustoslar gereğinden kısadır

ama nihayet bitti.

Uzakta kaldı, geçmedi.

Ne de olsa geçmiş

Döner durur, bulur seni.

Nehirler düze inince

kıvrılır ya sancısından

İnsan da öyledir

Başkasına akamayınca.

Nihayet bitti .

Denizin suyuna ilişti .

Ama geçmedi,

Uzakta kaldı.

Bir göğe bir yıldız

ne kadar uzaksa.

Bütün ağustoslar gereğinden kısadır.

Ve kimi mektuplar

Başka bir mevsime açılır

Allı pullu zarfından.

rüzgar , bulut ve yağmur

kapında istemediğin ne varsa

başında.

Hani kopup gitsin,

savursun istersin seni

dönüp duran ne varsa

oysa bırakmaz

aynı yere dönersin

Nihayet bitti

ama geçmedi

Uzakta kaldı .

Karmaşık

Ey gece;
İnsan, aklının esiridir.
Doldurup yıldızları heybene
Zifiri karanlık da olsan
İnanmaz gördüklerine.
Ey gece,
Kimsesiz gölgelerin evi.
Uçurumların denizi.
Gelip geçiyor içinden düşler
Allı pullu bir balık gibi.
Yitirdiği ne varsa buluyor insan
Öyle bir koyun seninki.
Ey gece;
Saçları bir ıhlamur ağacı
Soluğu günbatısı.
Bilmez tükürüğün tadını
Öpüşmeyi bilmeyenler.
Ateşsiz bir cehennemdir insan
Biraz da kuşatılmışsa eğer.
Ey gece,
İnsan gözlerinden yaşlanır.
Nemli bir toprak gibi de kokmaz.
Hele gagalayıp duruyorsa kuşlar
Açık yaralarını.
Hele yoksunsa onu dağlayan parmaklardan
Kanırtılmış bir bıçak gibi
Dolanır durur içinde sevdası.
Ey gece,
Günebakanların küskün mevsimi.
Dalgaların kucağındaki bir şamandıradan
Geliyor çıngırak sesleri.
Nasıl da sahile vuruyor
İnsanın içine gizledikleri,
Kendine söylemekten çekindikleri.
Birazdan billur bir sabaha uyanacak herkes
O zaman giyinecek örtüsünü
düş dedikleri.

Öbür Yarıları

Çekip gidiyor şimal yıldızı
böyle fırtınalı gece yarıları.
İnsan kendi ayak izlerini
tanımaz mı ?
Güzel makyajlı bol tadilatlı
iç çekişler, onarılmış geçmişler.

Rıhtımlar, limanlar, deniz fenerleri;
yırtılmış, yakılmış seyir defterleri;
Terk edilmiş, pas tutmuş gemi gövdeleri;
İç çekişler, iç denizler ve
insan iskeletleri .

Dolunaydan arta kalan öbür yarıları
Tamamlar gözlerim.
Sisler içinde, gecenin kör karanlığında
Yelkenime rüzgar doldurup
Başıboş dolaşmayı severim.
İç çekişler, can çekişler
Bin ağızlı bir delta dinginliğinde
Küfretmekten yorgun uzayıp giderim.

Nihâvend

Sabaha doğru Kız Kulesi’nin saçlarından
bir güneş alevlenir.
Camların gözleri kamaşır.
Gök penceremden mavilenir.
Sense kendini hala
Kilitlenmiş kapıların ardında
Bu dünyayı avuntularınla besleyerek
Saklanıyorsundur.

Bana geçmişten söz ediyorlar
Nilüfer dolu bir bataklık oysa ki…
Gelip geçmekte olandan;
O da bir yaradır
Acı vermeyen, iz bırakmayan.

Sabaha doğru Kız Kulesi’nin saçlarından
bir güneş alevlenir.
Bir yol çizer denizde sona doğru
Küçük mutlulukları büyük ıstıraplar öğretir.
İnsan kalbini kanatan bir ısırık ile
içini doyurmuyor mu?
Önce kendine hapsedip her şeyi
sonra ateşe vermiyor mu?
Gel kan kuyularından çıkarayım seni,
Rumuzlardan, kapalı kapılardan kurtarayım.
kendi gövdesinden dallansın budaklansın herkes
Sarmaşıkların utancını yaşamayalım.

Sabaha doğru Kız Kulesi’nin saçlarından
Bir güneş alevlenir.
Bir yangında kaybolur balıkçılar, vapurlar, martılar.
İnsan kendi adını başkalarından öğrenir.
Şüphelerini yerin altında
bir sarnıçta biriktirir.
Ne yazık ki o hep içerden kilitlidir.

Aç, ben geldim, bak kabarıp durmaktadır
Can mayasında yaramı saran irin.

Yakın

İnsan kaç kez yanılır?
Kaç kez umut etmişse…

rüzgar solgun çiçekleri takıyor saçına
açılmamış kapılar, yürünmemiş yollar
küflenmiş ekmekler, çürümüş sular
ne varsa bırakıyor pencereme.
bir ara ucuz bir gök alıyorum
gündüz güneşsiz, gece yıldızsız
sarhoş da etmiyor, baş da döndürmüyor .
Sonra onu bir eskiciye veriyorum
tezgahında lanetli bir geçmiş satıyor.
ah bu yer çekimi kaldırmıyor düşen çocukları
ha bire saklambaç oynuyor …

kaç kafesten kaçtı yüzün?
kaç kez unutulup gittiyse.

yağmur sarnıçlarda birikiyor,
oysa akıp gitmek için kıvranıyor görüyorum.
Bir bıçakla kessem bileklerimi
köpürecek kanım gibi,
bir elimi diğerinden saklıyorum…
en son hangi soruyu sordun kendine?
yerden kibarca bir yanıt alıyorum,
hemen küsüveren çiçekler gibi,
Kirlenmiş gölgeleri gün ışığında yıkıyorum.
Arkalarına kaldırımlar, denizler, yollar,
çimenler, çiçek bahçeleri koyuyorum.
yine de yitip gidiyorlar,
kimseyi rahat ettiremiyorum.

İnsan kaç kez yenilir?
Yaşadığı güne yakın …

Elleżîne / ki onlar

Akşama doğru yüzüne bir pembelik konar
Kadehinden çalınmış şarap sarhoşluğuna
Sözcükleri unutur yahut kıvrılmaz dilin
Söyleme, biliyorum, geçme ayrılık faslına
Ben dinlemeye gelmedim senin kanat yoksunluğunu
Kaderin sesiyle seni taşlaştıran buyruğunu.

Akşama doğru deniz kayalara çarpar beyazlaşır
Aklar kendini sonra saadetine kavuşur.
Böyle yarım yamalak bir masumiyet bizimkisi
Kim önce yitip giderse suç ötekine kalır.

Akşama doğru bir kuş güneşi gagasıyla taşır,
mezarına toprak atar gibi çırpar kanatlarını
Onlar ki ilmine ermiştir bilirler giden
Mutlak daha bir aydınlıkla döner geri
Oysa önce kalbi soğur insanın, önce yarasını terk eder
Kör bir bıçakla temizler geçmişini
ve yaralarını rengarenk kumaşlarla süsler.

Akşama doğru her gölge bir diğerine siner
Suya gümüş dökülür, ateşe nar sürülür
İnsana da bir umut düşer sabaha çıkamayan.
Bir yıldız Ay’a değer soğur
Biz şeytan yoklaması belki bir iç ürpermesi
Öyle imtihan edilir sahtesinin yanında gerçeği…

Simurg Gülüşü

Ey ateş,
saklanamazsın kıskıvrak bir gölgede
dedi içinden ve kanatlandı.
rüzgar kesmiş bir buluta hevesle
çocukların çığlıkları arasında
kalan bir uçurtma gibi havalandı.
Ey ateş,
soğutmaz denizler yanık tenleri,
inkar edilmiş kelimeleri…
evet duaları bir şiire dönüştürmek mümkün
belki çocuk dilinde,
tekrar tekrar mırıldanmak
yahut tutmak cebinde, ezberinde .
Fakat hayırlıdır yine de Simurg gülüşü
seni mahşerde diriltecek olan
ve hiç duyulmayan bir duadan.
Ey ateş ,
efkarı dünde kalanın mümkün mü
kafes ile imtihanı,
Bu yüzden kuşların kafesindeki neşesi.
göğümü daraltan bu sabrı
söküp attım içimden.
ben felaketlerden öğrendim kıyameti
bedenimi nasıl kavuruyor bilsen
alınmamış öçlerin zehri.
Ey ateş,
sığınaklarına alışmamalı insan,
kaçmak öldürmektir özgürlüğünü.
öğrenmedik mi barikatlar kurmayı
satırları çizili kitaplardan
öğrenmedik mi yeniden dirilen o simurg gülüşü
bir bayrak gibi yüzümüzde taşımayı .
Ey ateş,
ey kıvılcımdan doğma cehennem
unuttuklarımı bağışladım
ama unuttum da bağışlamayı.

Hiç gölge yoksa hiç ışık yoktur…